THEMA - 9.Sayı

Kavrakoğlu Management Institute Kurucusu ve Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kavrakoğlu

Değerli olan bilgi değil, yaratıcılıktır

Binali10 yıl önce Fransa, Japon otomobil şirketlerine kota uyguluyordu. Yılda iki-üç milyon otomobilin satıldığı Fransa'da Japonların satışı yılda 40 bin ile sınırlıydı. O dönemde bir gazeteci Fransa Başbakanı'na bunun nedenini sorduğunda şu yanıtı aldı: 'Japonlar son derece rekabetçi çalışıyor. Bu yüzden daha ekonomik araçlar sunuyorlar. Bıraksak, her taraf Japon otomobiliyle dolacak, onun için biz de kota koyuyoruz.' Bunun üzerine gazeteci; 'Yaptığınız doğru mu? Serbest piyasa ekonomisi ile bağdaşır mı?' diye sordu. Başbakan ise bu kez şu yanıtı verdi: 'Belki bağdaşmıyor ama biz Fransızız ve hayatımızı çalışarak geçirmek istemiyoruz. Japonlar çok rekabetçi diye Fransız gibi yaşamaktan mı vazgeçeceğiz? 30 saat yerine 60 saat mi çalışacağız?' Cevap bu noktaya gelmişti çünkü soru yanlıştı. Doğru soru şu olmalıydı: 'Daha akıllıca ama, acaba yine 30 saat çalışarak nasıl daha fazla refah sağlarız?'
Kavrakoğlu Management Institute Consulting Kurucusu ve Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kavrakoğlu, yetenek ekonomisinin çıkış noktasını bu örnek olayla çok yalın bir şekilde açıklıyor. Daha az çalışarak, daha fazla katma değer yaratmamızı, kâr etmemizi, büyümemizi, dünya çapında değere sahip şirketler yaratmamızı sağlayacak gücün ise bilgi değil, yaratıcılık olduğunu söyleyecek kadar radikal bir çıkış yapıyor. Bu noktada topu eğitim sistemine atıyor. Türkiye'de bir ilkokul mezununun, sıradan bir Amerikalıdan daha fazla bilgiye sahip olmasına rağmen, ABD'de uzmanlaşmanın daha fazla olması nedeniyle, ülkede bu kadar büyük şirketin ve yeni işin ortaya çıktığını söyleyen Kavrakoğlu, başarılı olmak için "herkesin yüksek genel eğitimle yoğrulmuş olmasının" gerekmediğinin de altını çiziyor. Hatta bazen genel eğitim yaratıcılığın ve yenilikçiliğin önünde bir set bile olabiliyor.

Sözü, yetenek ekonomisi hakkında radikal yorumlar yapan ibrahim Kavrakoğlu'na veriyoruz.

TH: Yetenek ekonomisi olarak tanımlanan yeni kavram hakkında siz ne düşünüyorsunuz?
Bu sorunun yanıtına farklı bir açıdan yaklaşmak istiyorum. Serbest piyasa ekonomisi uygulanan ülkelerde, refahı yaratan devlet değil, şirketlerdir. Bir şirketin yaratabildiği değer, bireylerin tek tek yaratabildiklerinden daha yüksektir. Peki, şirketler nasıl değer yaratır? Kâr ederek ve katma değer yaratarak. Şimdi ikisini de sorgulayalım: Bütün ekonomi kitapları katma değer üzerinedir. Zaten milli gelir de yaratılan tüm katma değerin toplamı demektir. İşte, eksik ve yanlış olan da budur. Şirketler katma değer yaratmaya devam ettikleri halde batabilirler. Yeni bir şey söylemiş olmadım ama bakmamız gereken temel nokta katma değer değil, kârlılık. Katma değer önemli ama tek başına yeterli değil. Şirketlerin mutlaka kâr etmesi gerekiyor. Örneğin; bir otomobili tartın ve içindeki malzemelerin değerini alt alta koyup toplayın; ederi iki bin doları geçmez. Ama estetik, orijinal şekil verilip özel fonksiyonu yerine getirir hale getirildiğinde 100 bin dolar değer edebiliyor...

"Yaratıcılık daha çok derse girerek değil, yaşayarak, uygulayarak,
kara yorarak gelişiyor. Derse girdiğiniz zaman hocayı dinlemek zorundasınız. Bilgi edinme seansı yaşıyorsunuz, yaratıcılık değil. Biz değerli olan bilgidir zannediyoruz, oysa yaratıcılıktır"

TH: Bu noktada şirket değeri nasıl bir fark yaratıyor?
Şirketi de ürün gibi düşünelim. Değerine iki şekilde bakmak gerekiyor: Muhasebe gözüyle; şirketin varlıklarını alt alta yazıyorsunuz, defter değeri diyelimki 60 milyon dolar olarak ortaya çıkıyor. Oysa şirket piyasada 200 milyon dolar ediyor. Arada 160 milyon dolarlık bir artı değer yaratılmış. İşte bu değer, ekonomi hesaplarının, iktisat kitaplarının hiçbirinde yok. Şirketlerin en fazla değer yarattığı ülke olan ABD'ye bakalım. Bu ülkede borsaya kayıtlı şirketlerin piyasa değeri 12 trilyon dolar. Amerikan ekonomisinin büyüklüğü de 12 trilyon dolar. Bu şirketlerin toplam defter değeri ise üç trilyon dolar. Bu kadar başarılı bir ülke ekonomisine sahip olmalarının en önemli nedeni de bu!

"Diyelim ki  otuz saniyelik bir TV
reklamına yüz bin dolar harcadınız. Fakat o reklâmı izleyen insanların yüzde 99'u otomobil alıcısı değil. Ama Google da otomobil arayanların sitesine reklâm veriliyor. Bu nedenle fiyatı da yüksek oluyor tabii. İşte bu, yetenek ve yaratıcılıktır. Vizyon ve know-how'ın bir araya gelmesidir."

TH: Vurguladığınız yanlışlık nereden kaynaklanıyor?
Bir ülkedeki en önemli gelir kaynağı ihracat değil, o ülkede yaratılan değerdir. O yüzden ABD ekonomisi iyi anlaşılamıyor. Klasik modellerle bunu açıklayamıyorlar. Örneğin Google'a yatırılan para bir-iki milyar dolarken, piyasa fiyatı 100 milyar dolar. Bunu başaran başka kimse yok. Çünkü orada yeni bir bilgi devreye giriyor. Başkasında olmayan ya da başkasının kullanamadığı bir bilgiyi var ediyor ve kullanıyorlar. Milyarlarca insan arama işini Google'dan yapıyor. Böylece reklâm ve tanıtımlar da orada yoğunlaşıyor. Reklam fiyatı Google'da TV'ye kıyasla 20 kat değerli. Diyelim ki otuz saniyelik bir otomobil TV reklâmına 100 bin dolar harcadınız. Fakat o reklâmı izleyen insanların yüzde 99'u otomobil alıcısı değil. Ama Google'da otomobil arayanların sitesine reklâm veriliyor. Bu nedenle fiyatı da yüksek oluyor tabii. İşte bu, yetenek ve yaratıcılıktır. Vizyon ve know-how'ın bir araya gelmesidir. Yazılım yapan binlerce şirket var ama bunu başarabilen çok az.

TÜRKİYE'DE ŞİRKETLER 'BİRAZ ONDAN
BİRAZ BUNDAN' DİYOR

TH: Türkiye'nin ekonomik yapısına baktığımızda büyük bir çeşitlilikle karşılaşıyoruz. Bu çeşitliliğin yaratıcılığa dönüşmemesinin nedeni nedir?
Şirketler, hatta holdingler için odaklanma çok önemli. Bir reklam filminde de çok iyi ifade edildi, Türkiye'deki şirketler "biraz ondan biraz bundan" mantığına sahip. Holdingleri incelediğimizde birbirinden çok farklı iş alanlarında faaliyet gösteren şirketlerle karşılaşıyoruz. Evet, General Eİectric'in altında da çeşitlilik var ama o şirketlerinin her biri dünya devi olduğu için artık gidecek başka nokta yok. Çeşitlilik yaratmak zorunda kalmışlar. Dolayısıyla odaklanma    konusunda    sınıfta    kalmış   durumdayız.
Bunun yanında hâlâ insana yatırım yapmayı bilmiyoruz. Oysa her şeyi insan yapıyor. Bazı işadamları çalışanlarının eğitimi için 50 bin YTL fazla görüp vermiyor, ama 200 bin YTL'ye jeep alıyor. Hâlbuki öncelikli olan işini daha iyi yapmaktır. Ayrıca, insan kaynaklarında dikkat edilmesi gereken, ODTÜ ya da Boğaziçi mezunu değil, heyecanlı ve odaklanabilen bir eleman olup olmadığıdır. Heyecan yoksa odaklanma da olmaz, yaratıcı bir ürün de ortaya çıkmaz. Kafası karışık olan bir kişinin -istediği kadar yaratıcı olsun- dünya çapında bir iş çıkarması mümkün değildir. Hangi alanda olursa olsun; ister sanat, ister bilim, ister iş... Önemli olan   bir   konuya   odaklanıp   onu   herkesten   iyi   bilmek.


"Türk üniversitelerinde bir saatlik ders İçin yarım saat çalışmak yeter. Yani öğrenci 40 saat derse girer, 20 saat de kendisi çalışır. Robert Kolej'de ise bunun tam tersiydi. Girdiğiniz her saat için, sizin iki saat çalışma yapmanız gerekiyordu. Yani kafa yorarak geçirdiği süre dört kat fazla. İşte bu tamamen Amerikan modelidir."

TH: Bahsettiğiniz bu farkın genetik ve/veya eğitimle nasıl bir ilişkisi var?
Belki de en az ilgili olduğu konu genetik. ABD'de çalışan birçok yabancı var ve çoğu da Amerikalılardan daha başarılı. Bu ortamla ve eğitimle ilgi bir şey. Bakın bir örnek vereyim: 35 yıl önce Boğaziçi Üniversitesi, Robert Kolej'di. Robert Kolej'deki ve diğer Türk üniversitelerindeki mühendislik programlarını karşılaştırdığımızda, Türk üniversitelerinde iki kat daha fazla ders verildiği ortaya çıktı. Yaratıcılık daha çok derse girerek değil, yaşayarak, uygulayarak, kafa yorarak gelişiyor. Derse girdiğiniz zaman hocayı dinlemek zorundasınız. Bilgi edinme seansı yaşıyorsunuz, yaratıcılık değil. Türk üniversitelerinde bir saatlik ders için yarım saat çalışmak yeter. Yani öğrenci 40 saat derse girer, 20 saat de kendisi çalışır. Robert Kolej bunun tam tersiydi. Girdiğiniz her saat için, sizin iki saat çalışma yapmanız gerekiyordu. Yani kafa yorarak geçirdiği süre dört kat fazla. İşte bu tamamen Amerikan modelidir. Dolayısıyla biz değerli olan bilgidir zannediyoruz, oysa yaratıcılıktır.

"Türkiye'de yaratıcılık ne yazık ki feci bir şekilde baltalanıyor. İlkokulda cocuâu 'Eti senin kemiği benim' deyip öğretmene teslim ediyoruz. Üniversiteye geldiğinde, hâlâ bir yaratıcılığı varsa, o zaman da 'Senin daha kırk fırın ekmek yemen gerekiyor' diyoruz. Geriye kalan yaratıcılığı da zaten şirketler yok ediyor."

"İlköğretim temel bilgilerin edinildiği, ortaöğretim öğrenmenin öğrenildiği yer olmalıdır. Üniversite yeni bilgi üretmenin yeridir. İngiltere'de, Amerika'da İlköğretimde İlk yıllarda çocuğun okumayı öğrenmesi ve insanlarla konuşması için uğraşırlar. Düşünmeye sevk ederler; çok bilgi edinmeye değil. Böylece, çocuk birey olmayı öğrenir."

TH: Biz kullanacağımız ya da kullanmayacağımız büyük bir bilgi yüküyle yaratıcılıktan kopuyoruz...
Bizde bir ilkokul mezunu bile sıradan bir Amerikalıdan daha fazla bilgiye sahiptir. Diğer taraftan Amerika'da da uzmanlaşma daha fazladır. Çünkü toplum yapısı rekabetçidir. Ben genel kültür sahibi olmaktan yanayım ama öncelikle yaratıcılığın geliştirilmesi gerekiyor. Tabii işin başka boyutları da var. Avrupa'da mevzuatı olmayan bir şeyi yapamazken Amerika'da yalnızca yasak olanın mevzuatı var.

EĞİTİM SİSTEMİMİZ YARATICILIĞI BALTALIYOR

TH: Eğitim sistemimizle yaratıcılığımız ve yeteneklerimizin  arasında  nasıl  bir  bağ  var?
Alman üniversite yapısını kurmak üzere Kaiser tarafından görevlendirilen Von Humboldt şöyle demişti: "İlköğretim temel bilgilerin edinildiği, ortaöğretim ise öğrenmenin öğrenildiği yer olmalıdır. Üniversite ise yeni bilgi üretmenin yeridir." İngiltere'de, Amerika'da İlköğretimde ilk yıllarda çocuğun okumayı öğrenmesi ve insanlarla konuşması için uğraşırlar. Düşünmeye sevk ederler; çok bilgi edinmeye değil. Böylece, çocuk birey olmayı öğrenir. Ben eğitim sistemimizin yanlış olduğunu düşünüyorum. Bu noktada toplumun etkisini de atlamayalım. Eğitim süreci bitiyor, genç toplumun İçinde buluyor kendisini; çalışma hayatı, askerlik... Ne yazık ki yaratıcılığı feci bir şekilde baltalanıyor. İlkokulda çocuğu 'Eti senin kemiği benim' deyip öğretmene teslim ediyoruz. Üniversiteye geldiğinde, hâlâ bir yaratıcılığı varsa, o zaman da 'Senin daha kırk fırın ekmek yemen gerekiyor' diyoruz. Geriye kalan yaratıcılığı da zaten şirketler yok ediyor. Sonuç olarak; eğitim sistemini toplum şekillendiriyor. Toplumda değişik kesimler var; esnaf, profesyoneller, işçiler, üniversite öğretim üyeleri... Benim gözlemlerime göre bunların arasında en tutucu kesim, üniversite öğretim üyeleri. Üniversitelerde kim değişiklik yapmaya kalksa çok büyük tepki alır. Yalnızca bir dersin adını değiştirmeye kalkın, iki yılınızı alır. Bu yalnızca Türkiye'de böyle değil. 800 yıllık Oxford Üniversitesi, dünyanın ilk beş üniversitesinden biridir. Amerikan üniversitelerinin önüne geçmek için başına bir işadamı getirdiler. Birçok şirketi başarıya taşımış, Yeni Zelandalı bir adam. Üniversite hocaları hiçbir şeyi değiştirmesine izin  vermiyor.   Bana  göre  yüzde  doksan   istifa  edecek.

 
 
Copyright © 1988 - 2008 Teknoloji Holding