Koç Holding Eski İdare Komitesi Başkanı Can Kıraç
Yetenek dediğiniz olgu Vehbi Bey'de 'insan sarraflığı' idi
Bir yıl sonra 80. yaşına basacak Can Kıraç, Koç Holding'den emekli olduğunda İdare Komitesi Başkanıydı. 41 yıl grup içinde görev alan, "Koç'un canı" olarak tanınan Kıraç, Türk iş dünyasında, profesyonel yönetici tipinin oluşmasına çok önemli katkılar sağlayan, yetişmiş ilk "örnek" yeteneklerden biri. Aynı zamanda iş dünyasının en önemli duayenlerinden, Vehbi Koç'un yeteneğinin en önemli tanıklarından.
İsmini Atatürk'ün koyduğu bu değerli profesyonel, 1946 yılında Galatasaray Lisesi'ni, 1950 yılında da Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi'ni bitirdikten sonra, Koç Ticaret Şirketi Otomobilcilik Şubesi'nde, kendi deyimiyle, o dönemin yöneticilerinden Bernar Nahum'un "çırağı" olarak çalışma hayatına adım attı. Kişisel web sitesinde anlattığı gibi, belki de grup içerisinde yükselmesini sağlayan en önemli yeteneği, iyi bir dinleyici olmasının yanında, değişik fikirleri uzlaştırma becerisine de sahip olmasıydı. Aynı zamanda onu hayli yoran bu uzlaştırmacı kişiliği, emekliliği de hızlı getirdi. 1992'de hayatının yeni sahiline adım atmak üzere Koç Grubu'ndan ayrıldı ve özgürlüğüne kavuştu. Artık hayatını, kendi istekleri doğrultusunda yaşayacaktı.
O büyük zarafetinin yanında, insanı kahkahalarla güldürebilecek kadar muzip ve eğlenceli, hatta yaramaz bir çocuğu andıran renkli kişiliğini, iş hayatının tüm çetinliğine rağmen kaybetmeyen Kıraç'ın anıları, "klasik ama çok doğru benzetme ile" herkes için bir hazine niteliğinde.
Biz de bu değerli yeteneğin anılarında, Vehbi Koç'un özel "işadamlığı yeteneğini" dinledik.
TH: Öncelikle sizin Koç Grubu'na girişiniz ile başlayalım.
Vehbi Koç sizi nasıl işe aldı?
Ben Koç Topluluğu'na 1950'de katıldım. Bu karar beni Vehbi Bey'in yanına kadar çıkaracak süreci başlattı. Sizin yetenek dediğiniz olguyu ben Vehbi Bey'de "insan sarraflığı" olarak algıladım. Kendisi ilk görüşmemizde, anne-babamın kim olduğunu, eğitimimi ayrıntılı olarak sorgulamıştı. Sonra döndü ve Bernar Nahum'a dedi ki; 'Bu genç fena gözükmüyor ama hiç belli olmaz, sen yanına al, tecrübe et. İşine yarıyorsa devam eder, yaramıyorsa kapının önüne koyarsın.' Hemen ücretimi de takdim etti; '254 lira brüt' dedi. O sırada İstanbul'da bir şirketten 400 lira aylık ücret karşılığında çalışmak üzere teklif almıştım. Akşam babama olayı anlattım. O zamanlar Vehbi Bey Ankaralı, itibarı olan bir tüccardı. Babam dedi ki; 'Koç önemli bir firma ve Türkiye ekonomik gelişmeye hazırlanıyor. Kendini orada bir dene bakalım, özelliklerin nedir?' Böylece içim biraz kırık olarak işe başladım.
TH: Neden istekli değildiniz?
Öteki iş bana daha cazip gelmişti. Galatasaray'da okuduğum için İstanbul hayatını da özlemiştim. Ancak Vehbi Bey'in yetenekleri bu olaydan sonra safha safha önümde canlandı. O tarihlerde etrafında çok önemli kişiler vardı. Örneğin Fazıl Öziş, Behçet Osmanağaoğlu, Ziya Bengü, Adnan Berkay. Bunların her biri kendi alanında çok önemli birikimleri olan insanlardı. Vehbi Bey yeteneklerini sezmiş ve hemen yanına almıştı. Bürokraside deneyim kazanmış bu insanları yanına alırken onlara ortak olma imkânı da tanımıştı. Dolayısıyla o insanlar Vehbi Bey ile beraber kendi işlerini yaşarcasına gruba bağlanmışlardı.
|
| "Benim seçkin olduğunu zannettiğim bir şahıs; 'Efendim sizin bütün söyledikleriniz doğrudur, biz şu istikamete devam edelim. Sizin bu isabetli görüşünüzden dolayı kutluyorum 'dedi. Vehbi Bey sinirlendi; 'Sen ne söylüyorsun? Ben sizi görüşlerinizi öğrenmek için topladım, beni onaylamanız için değil. Bana başka şeyler söyleyin. O başka şeylerden biz doğru istikameti bulalım' dedi." |
|
TH: Kendisi ile ne zaman birebir çalışmaya başladınız?
Ben Vehbi Bey ile doğrudan çalışmaya 1956'da görev için İzmir'e gitmem itibariyle başladım. 4-5 ayda bir İzmir'e gelir ve çalışmaları izlerdi. 1958'de Türkiye'de ilk devalüasyon oldu. Bunun üzerine Vehbi Bey İzmir'de büyük bir toplantı yaptı ve o toplantıya ben de
dâhil oldum. Benim seçkin olduğunu zannettiğim bir şahıs; 'Efendim sizin bütün söyledikleriniz doğrudur, biz şu istikamete devam edelim. Sizin bu isabetli görüşünüzden dolayı kutluyorum.'diye konuştu. Vehbi Bey sinirlendi; 'Sen ne söylüyorsun? Ben sizi görüşlerinizi öğrenmek için topladım, beni onaylamanız için değil. Bana başka şeyler söyleyin. O başka şeylerden biz doğru istikameti bulalım' dedi. Bu beni çok sarstı ve anladım ki; Vehbi Bey etrafında ona tâbi olan bir çevreden hoşlanmıyor. 1968'den sonra İstanbul'a geldim. Vehbi Beyle çok daha yakın çalışmaya başladım. Koç Holding Yönetim Kurulu'na girdim.
|
| "İtalyanlar bana dediler ki; 'Biz Vehbi Koç'u anlamıyoruz. Öyle sualler soruyor ki bunları sorabilmesi için sektörü çok iyi tanıması lazım. Hâlbuki biz ortaklığa bu konuları bildiğimiz için girdik. Bu nasıl bir şey?' Çünkü toplantılara girmeden önce o konuları bilen insanlarla oturur, tartışırdı." |
|
TH: Vehbi Bey'in taşıdığı yeteneği siz nasıl yorumluyorsunuz?
Vehbi Bey o günkü şartlar altında orta eğitimi olan bir adamdı. İşadamı olarak başarıya gidecek yolları, deneyerek, görerek buluyor ve her alanda da bir şeyler yapmak istiyordu. Örneğin inşaat işine girdi. Tabii o vakit Türkiye'de inşaat yapacak müteahhitler dahi çok sınırlıydı. Şartnameler öyle hazırlanıyordu ki uzman kişilerin mutlaka kadronuzda bulunması gerekiyordu. Vehbi Bey gidip Macaristan'dan adamlar buluyor, onları ortak gösteriyor, işleri alıyor ve kendisini kanıtlıyordu. Başka bir örnek vereyim: Tofaş'ın kurulma aşamasında Fiat'la ortak olmuştu. İtalyanlar bana dediler ki; 'Biz Vehbi Koç'u anlamıyoruz. Öyle sualler soruyor ki bunları sorabilmesi için sektörü çok iyi tanıması lazım. Hâlbuki biz ortaklığa bu konuları bildiğimiz için girdik. Bu nasıl bir şey?' Çünkü toplantılara girmeden önce o konuları bilen insanlarla oturur, tartışırdı. Vehbi Bey'in bir diğer önemli özelliği de toplantılara bir gündemle girilmesi şartıydı. Gündemdeki maddeleri de toplantıya girmeden önce çalışırdı ve sonunda kararın doğru alınması için çaba harcardı. Bu anlamda ben Vehbi Bey'in gerçek bir Türk iş dünyası lideri olduğunu kabul ediyorum. Kendisin şu üç temel unsurla çalışırdı: Zamana hâkim olacaksın, insanlarla iletişimin güçlü olacak ve yeniliği hayal etme gücün olacak.
TH: Keşfetmek, ikna etmek, grupta tutmak. Bunu nasıl başarıyordu?
Bunu ben de isimlendiremiyorum. O yüzden "insan sarraflığı" diyorum. Ben İzmir'deyken kardeşim İnan askerliğini bitirdi ve kendine bir istikamet aramaya başladı. Kendisine "Bernar Nahum'un yanına gitmesini söyledim. 'Ben nasıl onun yanında çalışmaya başladıysam, sen de çalış, eğer bir yeteneğin varsa bunu devam ettirirsin' dedim. Bernar Bey sonra beni telefonla aradı; 'İnan geldi, tanıdım, çok uyanık bir genç. Fakat işe başlayabilmesi için Vehbi Bey'in onayını almam lazım' dedi. Yanına alacağı ofis-boy'u neden Vehbi Bey'e sorması gerektiğini anlayamadım. O da; 'İnan senin kardeşin. Vehbi Bey'in yakın akrabaları aynı grup içinde çalıştırmamak gibi bazı prensipleri var' dedi. Vehbi Bey benim başarılı olduğumu ve eğer kardeşim başarısız olursa beni gölgeleyebileceğinden çekindiğini; bu nedenle de uygun bulmadığını söylemiş. Bir toplantı için İstanbul'a geldiğimde Vehbi Bey'den randevu aldım ve konuyu açtım; 'Ben sizinle İnan için görüşmeye geldim. İnan ve ben kılçıksız balığız. Hem annem hem babam öldüler. Biz iki kardeşiz. Bu genç adam da başlasın, işe yaramıyorsa kapının önüne koyarsınız ama bu şansı ona verin' dedim. Benim bu ısrarımı doğru buldu ve kabul etti. İnan Kıraç başarılı bir yönetici ve hatta ailenin damadı oldu.
|
İLK EMEKLİ AYLIĞI |
|
"SSK emeklisi olarak aylığımı Halk Bankası'nın Üsküdar şubesinden alacaktım. Sabahın saat 10.00'u olmasına rağmen, bankanın önünde, çoğunluğu yaşlı kadın ve erkeklerden oluşan kuyruğa ben de katılmış, sıramı beklemeye başlamıştım. Nedense aklıma, kuyrukta kalp krizi geçirerek hayata veda eden emekliler geliyordu! Sanırım iki saat sonra kendimi bankonun önünde bulmuş, bu defa genç bir kıza verdiğim belgelerin inceleme sonuçlarını beklemeye başlamıştım. Arka sıralarda oturan, ayrı iki bayan bankacının onayı da alındıktan sonra paramı vezneden alabilmem için parmağıma bir numara yapıştırılmıştı. Bunları yaşarken, kendi kendime 'Her ay bu sıkıntıya girmeye değer mi?' diye düşünüyor, içimden bir ses 'Emekli aylığın senin hak ettiğin helal paradır, onu muhakkak almalısın' diyordu. Ben bunları düşünürken arkamda bekleyenlerin homurdandıklarını fark etmiş ve bankodaki kızcağıza şu soruyu sorma cesareti göstermiştim; 'Kızım! Ben ayaklarımdan rahatsızım, aylığımı almaya her ay gelemezsem hakkım yanar mı? Örneğin üç ayda bir gelsem olur mu?' Kız, büyük bir ciddiyetle gözlerini gözlerime dikmiş ve bana şu gerçeği anımsatmıştı; 'Amca! Eğer aldığın parayla idare edebilirsen, istersen altı ayda bir gel hakkın yanmaz, merak etme!"
Can Kıraç'ın "Anılar Olaylar" adlı kitabından alıntıdır. |
|
TH: 'Vehbi Koç ile çalışan yöneticinin kendine ait zamanı yoktur.' Bu yorum iş çevrelerinde sıkça dile getirilirdi...
Vehbi Bey insanlara "insan gibi yaşama hakkı" verir, çalıştığı zaman da bütün mesaisini işine ayırmasını beklerdi. Aynı zamanda iş dünyasında birçok yeni uygulamayı başlatmış bir patrondu. Özel tarafları olan ve bunu da hiçbir zaman değiştirmeyi kabul etmeyen bir kişilikti. Bu anlamda yönlendirici bir lider olarak görüyorum. Örneğin 1960'lı yıllarda hepimize iki yılda bir check-up yaptırma şartı koymuştu. Muhakkak yıllık izin kullanacaktık. 41 yıl aynı topluluk içinde yaşadım. Ben sadık bir insanım ama bu sadakat nereden kaynaklanıyor? İki olay benim yaşamımda önemli iz bırakmıştır: 1954 yılında babamı kaybettiğimde ben Ankara'daydım. O gün öğlen olmadan bir arkadaş geldi; 'Bu zarfı Vehbi Bey size vermemi söyledi' dedi. Zarfın içinde para ve bir de not vardı; 'Acil ihtiyaçların olabilir. Bunu onlara kullanman için gönderiyorum.' İkincisi olay ise evlenme hazırlıklarım sırasında oldu. Yine bir zarf içinde para geldi. 'Senin birikiminin yoktur. Bu sana düğün hediyem olsun' diye bir not yazmıştı. Bunlar insanı çok etkileyen davranışlardı.
|
PATRONUN PAYI |
|
"1970'li yılların başıydı. Bürom Mecidiyeköy'deki Lalezar Apartmanı'nda bulunuyordu. Lalezar Apartmanı, bir dönem Koç İmparatorluğu'nun ünlü ve önemli bir merkezi olmuştu. Günlerden bir gün, seyahatte bulunduğum bir hafta başında, Trakya'daki traktör bayimiz bir kamyonet dolusu kavun karpuzu, mevsim armağanı olarak bana getirmiş, beni bulamayınca da hepsini apartman girişine boşaltıp kapıcıya 'Aman ne olur, Can Bey'in dönüşüne kadar bunları indiriver' ricasında bulunmuş. Aynı gün, Vehbi Bey bir toplantı için Lalezar'a geldiğinde kavun ve karpuzları görmüş ve bana gönderilmiş olduğunu öğrenince, 'Bunların iyilerini seçip arabamın bagajına koyun' talimatını vermiş. Arkasından da 'Can Bey'e gelen hediyelerde benim de hakkım vardır' açıklamasını yapmış. Kapıcıya 'Bu sözümü Can Bey'e aynen nakledersin, sakın unutma' demiş. Ben o günden beri, bana gelen hediyelerde Vehbi Bey'in payının olduğunu hiç aklımdan çıkarmadım."
Can Kıraç'ın "Anılar Olaylar" adlı kitabından alıntıdır. |
|
TH: Yöneticileri ile güçlü bir iletişim ağı da vardı değil mi?
Herkese kendi el yazısı ile mektuplar gönderdiğini de biliyoruz.
Evet, bunu çok sık yapardı. İzmir'deyken yine bir mektup geldi. Mektupta kızını evlendirdiğini ve bu evlilikten aldığı dersler yazıyordu. Örneğin 'Tanıdıklarınıza davetiye göndereceğiniz zaman telefon rehberlerine güvenmeyin, oradaki adresler eski olabiliyor' yazıyordu. Düşünebiliyor musunuz, patronunuz bu ayrıntıyı yaşıyor ve size ulaştırıyor. Başka bir sefer de diyet ile ilgili dosyalar göndermişti. 'Bu rejimin şu faydaları vardır, şunu yiyin bunu yemeyin' gibi uyarılar vardı.
TH: Hepsini el yazısıyla mı yazıyordu?
Bunların hepsini yetkili sekreterleri yazardı: Zehra ve Suzan Hanım. İnsanüstü iki kadındı. Bütün zamanlarını Vehbi Bey'e ayırmışlardı. Vehbi Bey hem zor hem kolay birisiydi. Çalışma programını biliyorsanız onunla çalışmak kolaydı. Ama kendinize ait zamanınızın kalması mümkün değildi.
TH: Bir de tecrübelerini, yeteneğini paylaşmaya açık bir liderdi, değil mi? Mektup sistemi bile bunu açıkça gösteriyor.
Vehbi Bey'in en büyük özelliklerinden biri bu mektuplardır. Her şeyi yazıya döken bir işadamıydı. Örneğin başbakanla görüşme yapar, hemen not alırdı. Gitmeden önce neler konuşacağını da not haline getirirdi. Cumhuriyet tarihimizin 1995'lere kadarki gelişimini Vehbi Bey'n aldığı notlar bir belge olarak ortaya koyabilir. Bir şeye hep hayıflanırım: Eğer Vehbi Bey, Amerikalı bir işadamı olsaydı, onun hakkında bugüne kadar onlarca kitap yazılırdı. Ama Türkiye'de bu yapılmadı.
TH: Bu çalışma temposu haftanın yedi gününe mi yayılıyordu?
Son yıllarda programının istirahat kısmını biraz daha uzatmıştı. Sabahleyin sekizde başlıyorsa onu dokuza kaydırmıştır. Fakat kendisi tatiline çok önem verirdi. Tatilde işlerden uzak kalırdı. Ramazanda oruç tuttuğu için o saatlere sadık kalırdı. Bütün hayatı disiplinliydi. Sigara içmesi bile böyleydi: Günde beş sigara içilecek, perşembe içilmeyecekti. Ramazan'da hiçbir şekilde ne sigara ne viski içilecekti. Diğer günlerde akşam evine geldiği zaman yarım kadeh viskisi vardı. Bu şekilde her şeyini programlayan bir adamdı.
TH: Yeteneklere göre pozisyonları nasıl belirliyordu?
Askerlikte bir sicil sistemi vardır. Koç topluluğunda böyle bir sicil sistemini kurmuştuk. Şirketlerin müdürleri elemanlarına ait bilgileri derler ve bunlar Vehbi Bey'e ulaşırdı. Değerlendirdikten sonra yöneticileri ile bunları paylaşırdı. Gelecekte kimin nereye geleceği o sicillere göre belirlenirdi. Dolayısıyla Vehbi Bey, topluluğun insan yapısını, hayat tarzlarını, işteki başarılarını, işe bağlılıklarını ve sadakatlerini ölçerek takip etmiştir. Vehbi Bey'in bu yöndeki başarısında sezgi gücünün yanında insanı izleme yeteneğinin çok büyük payı vardır.
TH: Ama bir yandan da çalışanlarının geleceğini garanti altına
alıyor, değil mi?
Ben Koç Topluluğu'ndan ayrıldıktan sonra para kazanacak hiçbir iş yapmadım. Fakat aynı hayat standardımı devam ettirebiliyorum. Bu Vehbi Koç'un koyduğu prensibin sonucudur. Fakat benden sonra bu sistemin bu kadar garantili olduğunu zannetmiyorum. Koç Holding'in işleri 1980'li yıllarda patlamış. Üst düzey yöneticiler olarak yeni imkânlar aramaya Avrupa'ya, Amerika'ya, Japonya'ya gidiyoruz. Vehbi Koç bizleri çağırdı ve hepimizin first-class uçmamızın altımızda çalışanlar için kötü örnek olduğunu ve yılsonunda da first-class ile economic-class arasındaki farkı bizlere ayrıca ödeyeceğini söyledi ama vermedi. Vehbi Koç bu tür ayrıntıları takip ederdi.
|
KOCANIN ZAMANI BANA AİTTİR, YEMEK YAPMASINI BİLMİYORSAN AŞÇI TUTACAKSIN |
|
TH: Vehbi Koç'un yöneticileri ile ilişkileri hakkında hikâyeler vardır: Evlerinde ziyaret etmek, aile yaşantılarını yakından takip etmek gibi.
Vehbi Bey ölünceye kadar kilit mevkideki yöneticilerle yakın temas kurmuştur. Evlerine gitmiştir, onlarla yemek yemiştir, aile imkânı nedir, ne gibi bir imkân içinde yaşıyor, takip etmiştir. Ben de yeni evliyken, bir gün telefon etti, İzmir'e geleceğini, randevularını almamı ve onu yemeğe davet etmemi istedi. Eşim İnci, ben ve Vehbi Bey birlikte bir akşam yemeği yedik. Eşim o yıllar yemek yapmayı pek bilmediği için, mutfağa en çok ben girdim. Pilav ve sebzeli et yemeği yaptım, İnci de tatlı yaptı. Yemekten sonra İnci'ye döndü; 'Kızım çok teşekkür ederim. Beni çok iyi ağırladınız. Sana zahmet olduğu muhakkak. Ama çok memnun kaldım' dedi. İnci de samimiyetle; 'Beyefendiciğim siz bize onur verdiniz. Kaldı ki bu ikramları biz Can'la beraber hazırladık' deyince Vehbi Bey'in yüzü birden değişti. İkimiz de şaşırdık. Paltosunu giydi, İnci'ye döndü; 'İnci Hanım, kocanı kesin olarak mutfağa sokmayacaksın. Onun zamanı bana ait. Eğer sen yemek yapmasını bilmiyorsan bir aşçı tutarsınız. Siz tutamazsanız ben tutarım. Bunun için de kocanın maaşını arttırırım' dedi. Patron kendisi için çalışanların bütünü ile kendisine bağlı ve ona tabi olmasını bekliyor. Bu, bugünkü genç kuşak patronlar için geçerli değil. Bu arada elbette aşçı parası da hiçbir zaman verilmedi. |
|
|