Ekonomist, danışman, Radikal Gazetesi Köşe Yazarı Mehmet Uğur Civelek
Kendi ülkemizde köle olmaya razı gibiyiz
Ekonomist-danışman ve yazar Uğur Civelek, yabancı sermaye konusunda Türkiye için 'pembe bir tablo' çizmeyenlerin tarafında yer alıyor. Yabancı sermaye girişine karşı değil. Ama sağlıklı bir yabancı sermaye girişi için şu şartı arıyor: "Sermaye gittiği yerde, yerlilerle birlikte, aynı kurallarla çalışacaksa, istihdam yaratacaksa, vergi ödeyecekse, ekonomiye katkıda bulunacaksa kimliği hiç önemli değildir. Elini taşın altına koymaya geliyorsa buyursun gelsin, buna karşı çıkmanın anlamı yok. Bu noktada önemli olan 'seçici' davranabilmektir." Ona göre Türkiye, ‘seçici olamayanların’ tarafında. Çünkü kısa vadeli çözümler geliştiriyor. Civelek bu yüzden de ülkenin geleceğinden endişe duyuyor.
Türkiye'nin stratejik konumunun, enerji ve su kaynaklarına yakınlığının, petrol zengini ülkelere ve ticaret yollarına yakınlığının, tarım potansiyelinin, Osmanlı İmparatorluğu'nun yaşadığı sorunları yeniden karşımıza çıkaracağına dikkat çeken Civelek, 'Tarih tekerrür edebilir' diyor. Ona göre yabancı sermayeyi kontrol edengüçlerin,
aynı stratejiyle hareket etmesi uzak bir ihtimal değil.
Civelek ile yabancı sermayenin Türkiye ekonomisinin geleceği üzerinde yaratabileceği riskleri konuştuk.
TH: Sizce yabancı sermaye iyi mi yoksa kötü bir şey midir?
Yabancı sermaye iyidir ya da kötüdür şeklinde bir ayırım yapmak mümkün değil. Sermaye üretim faktörüdür, her ülkenin ona belirli bir dozda ihtiyacı olabilir. Milliyeti yoktur. Belli bir amacı vardır, kazanmak ister, fırsatın olduğu yere, hesabını yapıp, öyle gider. Kâr potansiyeli görmüyorsa gitmez. Bazı türleri ise 'gelip gidebilir'. Gelirken başka, giderken başka bir dengesizlik yaratabilir. Bazen sermaye 'güçlü kesimler tarafından' yönlendirilebilir. Bu süreç ortadan kalktığında ise her şey biter. Dolayısıyla -varsa- yönlendirenin amacı da önemlidir. Bunlara karşı daha dikkatli olmak, çaba harcamak gerekir. İşte bu gibi nedenlere bağlı olarak şunu söyleyebiliriz: Sermaye gittiği yerde, yerlilerle birlikte, aynı kurallarla çalışacaksa, istihdam yaratacaksa, vergi ödeyecekse, ekonomiye katkıda bulunacaksa kimliği hiç önemli değildir. Elini taşın altına koymaya geliyorsa buyursun gelsin, buna karşı çıkmanın anlamı yok. Bu noktada önemli olan 'seçici' davranabilmektir. Öncelikle 'Ne türde bir yabancı sermayeye ihtiyacım var ve onu nasıl çekebilirim?' sorusunu sormak ve yanıtını almak gerekir. Ama belki de biz ülke olarak seçici olamayacak durumdayız. Seçici olabileceğimiz dönemler için uzun vadeli düşünerek hareket etmemiz gerekiyor.
TH: Yabancı sermaye konusunda bir ülkenin seçici olmasını sağlayan faktörler neler?
Bir ülke kısa vadeli istikrarı orta vade ve uzun vadeliye tercih ediyorsa seçici olamaz. Böyle olunca da maliyetleri peşin ödemek zorunda kalır. Türkiye'ye baktığımız zaman, doğrudan yabancı sermaye girişlerinde önemli bir hareket olduğunu görüyoruz. Ancak bunlar yeni tesis kurmuyor, istihdam yaratmıyor, yalnızca üretime ek bir katkı sunuyor. Tasarruf açığını kapatacak yararları oluyor.
TH: Türkiye'de şu anda yabancı sermayenin gelişi ve dağılımında nasıl bir noktadayız?
Türkiye'nin büyüme yapısına bakalım. Kişi başına gelir, tasarruf, tüketim ne kadar? Ülke içindeki tasarruflar yatırım ihtiyacını karşılayabiliyor mu? Karşılayamıyorsa nasıl yatırım yapılacak? Büyüme yapısı sürdürülebilir mi? Bunlara bakmadan net bir yorum yapmak biraz zor. Türkiye'de büyüme sürdürülebilir yapıda değil. Tüketim biraz arttığında cari açığın da arttığını görüyoruz. Cari açığın finansmanı ek borçlanma ihtiyacı getirir. Türkiye'nin 2005'te 40 milyar dolara yakın dış borç ana para ödemesi vardı. Bu ödemeyi yapabilmek için yeni para girişi gerekiyor. Cari hesap 22.8 milyar dolar açık verdi. Bunu karşılayabilmek için yabancı sermaye girişi gerekliydi.
TH: Türkiye'ye gelen yabancı sermayeyi nasıl tanımlarsınız?
Gelen paranın niteliğine baktığımızda 60 milyar doların üzerinde para girişi var. Bunun 9 milyar doları doğrudan yatırım ama Çin'e giden doğrudan yatırım gibi değil. Banka satmışız. Bunları bir kere satarsınız ve her zaman sermaye girişi anlamına gelmez. Bir sonraki dönemde kâr transferleri cari açığınızı iyice büyütebilir. Çin'de olduğu gibi, bize de gelip tesis kurmaları gerekiyor. 10-20 bin kişilik istihdam yaratsınlar. Türkiye'ye doğrudan ya da dolaylı vergi ödesinler. Ekonomiye üretim kapasitesinde net katkıda bulunsunlar. Üretimlerinin bir kısmını ihraç etsinler. Bu tür doğrudan yatırımlar Türkiye'ye gelmiyor. Çünkü Türkiye'de reel kesimin sorunları var ve yabancılar sorunlu ortama girip o riski almaz. Çin çok seçici olmasına rağmen çok fazla yabancı sermaye çekiyor. Çünkü verdiği sözleri tutuyor, sermaye umduğu ilgiyi alıyor, giden geri dönmüyor. Türkiye'de böyle bir irade yok. Bunu dikkate almadan yabancı sermayeyi savunmak yalnızca günü kurtarmaya yardım eder.
TH: Bu koşullar nedir?
Türkiye'nin hem cari açığı hem de bütçe açığı var. Bu bir istikrarsızlık potansiyeli. Türkiye büyüdükçe 'cari açık vermeyecek şekilde' yapısal reformları gerçekleştirmesi gerekiyordu. Biz bunu çözmüş gibi gösterdik ama bu yapı değişmedi, sorunlarımız devam ediyor. Yabancı sermaye bizim için vazgeçilmez bir serum gibi. O olmazsa ayakta duramayacağımızı düşünüyoruz. Böyle olunca da pazarlık gücümüz olmuyor. Bizim önce piyasa dışına çıkmamız ve yapısal sorunlarımızı büyüme yapısını değiştirecek şekilde çözmemiz lazım. Ama bu iradeyi göremiyoruz. Öte yandan tekel niteliğinde, kamu yararının ön planda olduğu ürünler konusunda dikkatli olmamız gerek. Bu alana yabancı sermaye giriyorsa dikkatli olmalı, denetim faaliyetini eksik etmemeliyiz.
TH: Sizce bu irade neden gösterilemiyor?
Türkiye çok belalı bir coğrafyada yaşıyor. Çok güçlü bir oyuncu haline gelmemiz istenmiyor. Bizi kendi çıkarları konusunda tehdit olarak görüyorlar. Sermayeyi yönlendirenler Türkiye'ye gelmesine engel olmaya çalışıyor. Onların istediğini yaparsanız, bağımlı kalmayı tercih ederseniz, büyüme yapınızı bir şekilde destekliyor, sermayeyi yönlendiriyor ve sizi bir şekilde pazarlıyorlar. Yani batılı ülkeler kendi bütçelerinden Türkiye'ye kaynak aktarmıyor. Özel sermayeyi Türkiye'ye yönlendiriyorlar. Türkiye'nin batması şimdi işlerine gelmiyor. Gelenler Türkiye'nin görüntüsüne bakıp geliyor, para kazanabileceklerini düşünüyorlar. Geliş şekilleri genelde kısa vadeli borç ya da portföy yatırımı şeklinde oluyor. Bu kısa vadeli rakam genelde portföy yatırımının içinde oluyor. Şu anda bunun payı 60 milyar dolara yaklaştı. Yani ihtiyacımızı karşılattık ama bunlar yarın çıkmaya kalkarlarsa ne yapacağımızı bilmiyoruz. İşin sonunu düşünmedik. Çin çok doğru yaptı, baskılara direndi ve denet-leyemeyeceği hiçbir açılama izin vermedi.
TH: Çin'in büyük tüketim gücü bazı şeyleri kabullendirmek adına sizce bir avantaj mı?
Aslında Türkiye'nin de çok fazla avantajı var. Belki de Çin'in avantajlarından çok daha fazlasına sahibiz. Önemli olan bunu kullanıp kullanamadığımız. Kararlı olursanız, karşınızdaki ile çıkar birliği yaratabilirseniz durum farklı olabilir. Ortak çıkar birliği yaratamıyorsanız, kararlı duramıyorsanız karşınızdaki sürekli taviz ister. Taviz verdikçe de size çok fazla güvenmez. Bizim düz bir yolumuz olamadı. 88'den beri kriz içinde yaşıyoruz. Türkiye'yi Türklerin yönettiği konusunda şüphelerim var.
TH: Peki sizce Türkiye'yi kim yönetiyor?
Borcu olanların, borca bağımlı olanların düz bir yolu olamaz. Onların rotasını borç verenlerin iradesi belirler. Türkiye biraz böyle bir yolda. Dünyada bu histeri arttıkça Türkiye istediği türde sermaye çekmekte zorlanacaktır ama yönlendirilmiş bir sermaye de gelecektir. Aynı zamanda kısa vadede çok büyük bir sıkıntı çekmeyecek demektir.
TH: Kamu kurumlarının özelleştirilmesi konusunda sınırların aşıldığı yönünde eleştiriler var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Telekom'u ele alalım... Kimin aldığı önemli değil. Kamu kurumlarının, kamu yararına gözükmek amacıyla, kamuda kalması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bunları özelleştirdiğiniz zaman, ikinci bir Telekom ya da Tüpraş olamayacak. Bunların tekel konumları devam edecek. Bu şirketleri alanlar yarın daha çok kazanmak için fiyatlarla oynarlarsa ne yapacağız? Kâr transferlerine de engel olamazsınız. Örneğin Türk Telekom'u alanlar 'Ben 5 milyar dolar kazanmak istiyorum' deyip fiyat ayarlaması yapabilirler. Kârın yüzde 80'ini başka yerlere transfer de edebilirler. Bu durum, Türkiye'nin borçlanma ihtiyacını artırır.
TH: Peki, ne yapmak gerekiyor? Çözüm nedir?
İş dünyasında bir kesim var ki artık küresel düşünüyor. Ulus devletin devrini doldurduğunu savunuyor. Diğer taraftan KOBİ şeklinde örgütlenen kesim hem iç hem de dış pazara satmaya çalışıyor ama çok ciddi sıkıntıları var. Bu gidişat onları perişan ediyor. Onların hassasiyetleri diğerlerinin tam tersinde. Sorunlar ağırlaştıkça iki kesim arasındaki sıkıntı büyüyecektir. Yabancı sermaye konusundaki düşünceleri birbirinin zıddı olacaktır. Bugün bir sıkıntı yok ama gelecekteki sıkıntıyı önlemek siyasilerle ilgili. Şu anda konuyu saptırıyoruz. AB diyoruz, stratejik ortaklık diyoruz. Başka kelimelerin arkasında bunu gizliyoruz. Ama sonuçta birileri bu ülkede bir maliyet ödüyor ve artık dayanacak güçleri de kalmadı. Yarın ne olur? Sermaye finansal problemleri çözebilir ama sosyal problemlerimizi çözemez. Yabancı sermaye geliyor, Türk Lirası değerleniyor ama sosyal problemler de ağırlaşıyor. Daha da ağırlaşmasın diye seçici olmak zorundayız. Dikkat ederseniz biz yalnızca bir şeyler satıyoruz. Buraya yeni fabrika kurmaya gelmiyorlar. Borç alıyoruz. Bu borcu ödemek için başka bir şey satmak zorunda kalacağız.
TH: Türkiye'de 1980 sonrasında yaşanan krizler sermaye birikimini nasıl etkiledi?
Türkiye'de 1983 öncesinde tasarrufların yüzde 90'ı yastık altındaydı. Her mahallede milyoner yaratmıştık ama bunlar kaynaklarını İsviçre'ye götürmüşlerdi. Kendi tasarruflarımız vardı ama yatırıma dönüştüremedik. Banker olaylarını yaşadık. Bu olaylarda, yüksek getirinin yastık altındaki paraları sisteme çektiğini gördük. 1983'le beraber vatandaşa, 'Artık döviz bulundurabilirsin veya götürebilirsin, sormayacağız' dedik. Belli gelişmelerle yastık altındaki paralar sisteme akmaya başladı. Altına olan ilgi, dövize yönelmeye başladı. Bankacılık sistemi de bunu kullandı. Ancak biz bankacılık sistemine giren tasarrufların yüzde 50'sini israf ettik. Türkiye 1987 sonunda bir kriz yaşadı. Dövizde yükseliş oldu. Bunun baş kahramanları bankacılardı. Arkasından 4 Şubat 1988 kararlarını aldık. Türkiye'nin açıkları büyüktü, dışarıdan kaynak gelmeliydi. Biz iç tasarrufa sınırsız özgürlük verdik. Bunu para gelsin diye yaptık. Şu anda başka bir yerdeyiz ve kendi ayaklarımızın üstünde durmuyoruz. Her şeyden önce yabancı sermaye konusunda kuralları koymamız lazım. Bizim böyle bir seçiciliğimiz yok. Biz o sermayeye uyuşturucu bağımlısı gibi bağımlıyız. Beni yönetenler benim adıma bunu düşünmek durumunda. Aslında tarih tekerrür ediyor. Osmanlı'dan kalma borçlar yüzünden bu durumdayız. 1923'te kurulan cumhuriyet tam bağımsızlık peşindeydi. Osmanlı'nın borçlarını ödedi. Peki biz daha sonra niye rota değiştirdik? 1980'de Türkiye'nin hiç borcu yoktu. Dış borcu 17.5 milyar dolardı. Küreselleşme normlarına yaklaşıyoruz derken kontrolü kaybettik.
TH: Artvin'de, Gaziantep'te, Mardin'de yabancı yatırımcıların, arazi almak üzere dolaştığı söyleniyor. Bu konuda düşünceleriniz nedir?
Yeni bir dünya düzeni şekilleniyor. Birileri patron olmak istiyorsa enerji ve su kaynaklarını kontrol etmesi gerekiyor. Bunları düşündüğümüzde Türkiye müthiş bir coğrafi kesimde bulunuyor. Bizde petrol yok ama komşularımızda var. Tarımsal potansiyelimiz müthiş. Ticaret yolları etrafımızdan geçiyor. Doğal kaynaklarımız var. Birinin elinden bir malı ucuza kapatmak istiyorsanız; önce onu zor duruma düşürmelisiniz. Çaresiz kaldığında, dayanacak gücü olmadığında kolayca alırsınız.
TH: Bu süreçte nasıl bir tavır almalıyız ?
Dünyada ciddi dengesizlikler var. Bu dengesizlikler büyüdükçe dünyada daha büyük felaketler yaşanacak. Bu gücü kullananlar ve yönlendirenler açısından birilerinin uyanması gerekiyor. Şu anda her şeyi açık ve şeffaf bir şekilde konuşmuyoruz. Birileri çok kolay kaybediyor, birileri çok kolay kazanıyor. Birileri gücü elinde biriktiriyor, bu gücü ne amaçla kullanacaklarını bilmiyoruz, yalnızca teslim oluyoruz. Eskiden Afrika'dan insanları köle olmaları için kaçırırlarmış. Biz kendi ülkemizde gönüllü köle olmaya razı gibiyiz. Bu normal bir durum değil. İki seçeneğimiz var. Ya Batı'ya güveneceğiz, bizim için bir şeyler yapmalarını bekleyeceğiz ya da kendi kararlarımızı kendimiz vereceğiz. İnsanların sürü olmaktan çıkması, insan olduğunu hatırlaması, kula kulluk etmeyi aklından bile geçirmemesi lazım. Gücü kendine yetmeli, nefsine hakim olmalı. Kolay işin peşinde koşmamalı. O insanları yönetenlerin de aynı derecede hassas olmaları, teslim olmamaları lazım.
|